Bilge
Hanım ve Oğlu Baran'ın Başarı Öyküsü
Yıllardır yaptığım çalışmalarda elimde biriken dokümanlarımı bu blogda sizlerle paylaşmak istiyorum. Böylece bu süreçte yaşananların hepimizin yoluna farklı ışıklar saçacağına inanıyorum.
Bu yazımda bir anne-oğuldan, Bilge Hanım ve oğlu Baran’dan bahsedeceğim. Onların yaşadıklarını, annenin hissettiklerini aktarmaya çalışacağım.
Bilge Hanım 53 yaşında, eşinden ayrılmış, aile şirketlerinde yönetici olarak çalışmakta. Oğlu Baran ise 24 yaşında üniversite eğitimini rahatsızlığı sebebi ile yarım bırakmış.
Bilge Hanım, Baran ile yaşadıklarını şöyle dile getiriyor.
“Ah ahh! Neresinden başlasam ki?
İçim o kadar acıyor, kahroluyorum, o eski zor günleri
hatırlamak bile istemiyorum.
Fakat paylaşırsam belki birilerine bir ışık olur, yol olur, UMUT olur...
Sosyal çevresi son derece hareketli, ekonomik olarak iyi şartlara sahip biri olarak yetişti Baran.
Ağır depresyon tanısı alarak yıllarca tedavi gördü.
Türkiye'de ki en iyi uzmanların elindeydi. Fakat her
geçen gün daha da kötüye gitti. Oldukça başarılı bir öğrenciyken, bir anda
yaşamı hızlıca değişmeye başladı.
Her şeye karşı ilgisini kaybetti. Aile, okul ve hatta
arkadaşları ile olan o sıcak ilişkileri zaman içinde tükendi. Uyku
ve yeme düzeni bozuldu, aşırı sinirli ve tepkisel oldu.
Öncesinde son derece sosyal, şakacı, neşeli biriyken, başka
bir kişilik geliştirdi sanki. O eski Baran değildi artık.
Babası ile boşanmıştık. Fakat Baran, Babası ile de sürekli
görüşüyordu. Babasına karşı da tutumu aynıydı.
Biz oğlumuzu tanıyamaz olmuştuk.
Bilgisayarda oyun oynamak ve müzik dinlemek dışında hiçbir
şey yapmak istemiyordu.
Aslında oldukça yaratıcı biriydi. Sanatçı bir kişiliğe
sahipti.
Müziğe olan tutkusuna rağmen, geliştirmek için hiç bir çaba
göstermiyordu.
Her ne kadar başka ilgi duyabileceği alanlara yönlendirmeye
çabalasak da başarılı olamadık.
Tabii ki kendisi istemedikten sonra onun için çok da bir şey
yapamıyormuşsunuz.
Ailesi olarak meğer ne kadar yanlış davranmışız, onun adına düşünüp hareket ettiğimizi çok sonraları fark ettik.
Belki çalışan anne olduğumdan vicdanım rahatsızdı. Sevgimi
yeterince gösteremediğimi düşünüyordum.
Dolayısıyle, oğlumun yanında bulunduğum zamanlarda ona
daha fazla ilgi göstermek, daha çok şey paylaşabilmek adına yapmış olduğum
yanlışlarımı fark ettim.
Normalde kendi yapması gereken işleri ( suyunu almak,
yemeğini ısıtmak gibi) bile ben yapar olmuştum. Oysa yaş itibarıyle
bunlar onun sorumlulukları arasında olması gerekiyordu.
Biz ona hiç sorumluluk verememişiz meğer.Ne yazık ki bunu
fark ettik.
Bu konuda psikologumuzun da pozitif katkılarını asla göz ardı etmem mümkün değil.
Aslında Baran’a yeterince sevgimizi verdiğimizi, fakat bazı
durumları abarttığımızı görmemizi sağladığı için de minnettarım...
Onu korumak, yardım etmek, iyi kötü, doğru yanlışı sadece
bizden öğrenecekmiş gibi bir yanlışa düştüğümüzü.
Yaşamın içinde kendi yolunu bulmasına izin vermemiş
olduğumuzu.
Hatta yaptığı yanlış davranışları için yumuşaklığımız sebebi
ile bizden hiçbir karşı tepki de görmüyordu. Hep alttan alan taraf biz
olduk.
Hatasını anlaması için; yanlış davranışlarına devam etmesi
halinde, bizim sevgimizden mahrum kabaliceğini bilmesi gerekirmiş.
Asıl mesele de buymuş meğer.
Baran’ın bize karşı davranışları değişse de hep affedici olup sarıp sarmalıyorduk. Taa ki şiddet gösterip ve bu davranışı bir kaç kez tekrarlaması ,artık bardağı taşıran son damla oldu. Ve...
Baran, hayatında ilk kez ailesi tarafından rest çekildiğine şahit oldu.
Onu koşulsuz seven ailesi olarak bu davranışları asla
onaylamıyor, bu şekilde davranmaya devam ederse bunun sonuçlarına katlanmak
zorundaydı.
Bize başka da bir seçenek bırakmamıştı çünkü. Maddi manevi
hayatına yalnız olarak devam etmek zorunda kalacaktı.
Kimine göre doğuştan şanslıydı. İstediği her şeye çok kolay bir şekilde ulaştı Baran.
En iyi okullar, marka kıyafetler, son model telefon,
bilgisayar, tatiller ve anlayacağınız lüks bir yaşama sahipti. Üniversiteye
başladığında ayrı oturmak istedi.
Her ne kadar direndiysek de sonuçta yine istediği
oldu.
Arkadaşları ile ilk başta uyumlu ve mutlu görünüyordu.
Fakat ikinci yıl içerisinde, okul devamsızlıkları, uyku ve
yeme düzensizliklerinin devam ettiğini anladığımızda, ne yazık ki ilk hastaneye
yatışını da o dönemde yaşadık.
Gördüğü halüsinasyonlar sonucu kontrolden çıkmıştı.
Beni adeta duymuyor, görmüyor, başka bir dünya içinde
yaşıyor gibiydi.
Bana bakışlarını unutamıyorum. Yalnızca korku, öfke ve
endişe vardı.
Sağdan soldan bir tehlikeye maruz kalmış gibi, birileri onu
kovalıyor ve o da kaçmak zorundaymış gibiydi.
Ben yanında sokakta yürürken bir yandan da onu ikna etmeğe
çalışıyor, bir yandan dökülen çaresizlik göz yaşlarıma sahip olamıyordum.
Bu nasıl birşeydi. Oğluma ne olmuştu?
Bu davranışları hiç normal değildi.
Ne yazık ki çok uzun zaman sonra acı gerçeği öğrendim. Oğlum madde kullanmıştı. Tarifi imkansız bir acıydı yüreğimde ki.
Beş, altı defa hastaneye yatmak zorunda kaldı Baran.
O hastaneye yatış süreçlerinde de yaşadığımız zorlukların kelimelerle ifadesi imkansız.
Evladınız kontrol edilemez bir halde, kendine çeşitli
şekillerde zarar verebilir bir durumdayken acilen hastaneye yatırılması
gerekiyor.
İşin bir de en acı tarafı; hastanızın yeterince psikolojik
olarak yaşadığı travmanın yanında onun daha da yaralanmaması için özel bir
ambulans ile hastaneye götürmek istediğinizde, kaymakamlıktan yazı ve bir de
polis olmadan biz götüremeyiz diye bir cevap alıyorsunuz.
Oysa bu tür hastalar için özel eğitim almış ve deneyimli bir ekibe sahip özel ambulans hizmeti mevcut Türkiye'de.
Fakat bürokrasi sebebi ile ne yazık ki bu hizmetten
faydalanamıyorsunuz. Hatta bu durum hafta sonuna denk gelmişse birde sizden
nöbetçi mahkemeye gidip savcılıktan yazı almanız gerektiği söyleniyor.
Siz benimle alay mı ediyorsunuz? denilesi bir durum.
Hastanızla birlikte ikinci darbeyi de buradan yiyorsunuz.
Oysa bu hizmeti aynı şekilde devlet hastanelerinin Ruh ve
Sinir Hastalıkları için çalışan her zaman hastane bahçesinde karşılaştığım
ambulansların ekibi de verilebilir diye düşünmeden edemedim.
Sadece bunun için eğitim almaları ve sevgi dolu yüreklere
sahip olmaları yeterli...
-Anne bana yardım et lütfen. Bunlardan kurtulmak istiyorum. Korkuyorum...
-Bitecek yavrum inan ki geçecek. Yalnızca inan ve bize güven.
-Anne kimseye güvenemiyorum. Sanki herkes ve her şey bana savaş açmış.
-Ne diye kim sana savaş açsın ki?
-Çünkü benim Deccal ( özel yasa dışı örgütlerin onu izlediği, dinlediği, kendisinin Peygamber ya da Mesih olduğuna inandığını söylüyordu) olduğumu biliyorlar. O yüzden de beni öldürmek istiyorlar; diye düşüncelere saplanan ve bu korkularla mücadele veren bir kafanın durdurulamayan düşünceleri.
Peki şimdi soruyorum size gerçekten doğuştan şanslı diye kime denir?
Düşüncelerin yönettiği kişi mi, düşüncelerini yönetebilen kişiler mi?
Bu dönemde şans yüzümüze güldü.
Harika bir psikolog ile tanıştık.
Aslında onu tarif ederken işini sadece iş olarak görmeyip,
Kriz anı’nda dahi yanınızda olan, yüreğinde ki sıcaklığı ile içimizi
ısıtan bir insan demek daha doğru olacak.
Çok şükür ki hala böyle gerçek insanlar var hayatımızda.
Çoğalmalarını dilerim. Gerçek bir dost, sanki ailemizin bir parçası. O sadece
bize özel değil, herkese karşı GERÇEK'ti.
Baran da ilk kez GERÇEK olana inandı ve güvendi. Sonsuz minnet duyuyorum...
Zaman zaman atak durumlarında bu tarz sanrılar yaşıyordu.
Bende bıkmadan, usanmadan bunların sadece kendi düşünceleri
olduğunu söylüyordum.
Bilinçaltının ürettiği negatif düşüncelermiş. Doktorları ile
yaptığımız görüşmeler ve ‘’Dr. Daniel G.Amen'in ''Beyninizi Değiştirin
Hayatınız Değişsin’’ isimli kitabında ki edindiğim bilgilerden.
Bu düşüncelere takılmazsan bir süre sonra seni etkilemeyecek
kesinlikle diyordum.
O anda tamam diyor, ancak kısa bir süre sonra tekrar aynı
şeyleri defalarca yaşıyorduk.
Öfke nöbetleri sırasında bize yapmış olduğu sert davranışlarına maruz kaldık.
Daha sonrasında kendini toparladığında bu durumları istemeden yaptığını, çok üzüldüğünü ve pişmanlığını dile getiriyordu.
Tabii bu davranışı bir kez daha tekrarlayınca, bu sefer
bizden de daha önce hiç görmediği bir duruş ile karşı karşıya kaldı.
- Artık her işini kendin yapabilecek durumdasın.
Tedavin de buna hiç mi hiç engel değil.
Geleceğini planlaman ve bunun için de bir şeyler yapmanın
zamanı geldi de geçiyor bile.
Ne yapmak istediğine karar ver. Ve hareket et dedik...
ilk kez gerçekten çok kararlıydık. Bunu Baran'da fark etti.
Daha sonra ne mi Oldu?
Çalışmaya başladı.Hemde yapmakdan çok da zevk almadığı bir işte.
Bizim bu tutumumuz, Baran'a isterse tek başına neleri başarabileceğini de görme fırsatı verdi.
Hayatın içinde yaşamanın, aslında Mutlu Olmanın ilk adımı olduğunu anladı.
Baran'a olan sevgimiz o kadar büyüktü ki,bunu o da farkındaydı.
Bu günleri sevgi'nin gücü ve kararlı duruşumuz ile
yenebileceğimize inancım tamdı.
Çok şükür ki öyle de oldu. Biz başardık.
O günleri artık hatırlamıyoruz bile. Yalnızca önümüze bakıyoruz.
İş ile ilgili hedefleri var. Bu sayede sosyal çevresi oldu. Güzel bir arkadaş çevresi var şimdi.
Aile ve arkadaş ilişkileri çok düzeldi. Yapabildiklerini
gördükçe kendine olan güveni arttı.
O, çalışmanın amaçlarına ulaşmak için hareket ederek bir
şeyler yapmanın, iç huzuruna kavuşmak için çok önemli bir yol olduğunu
deneyimledi.
O yüzden de çok daha huzurlu ve mutlu şimdi. Tabi biz de. Bilge
S……”
Bilge Hanım ve oğlu Baran’ın başarma hikayesini okudunuz.
Umarım benzer rahatsızlık yaşayan herkes bu başarı hikayelerinden yararlanır ve bu blogdan okuyup hep birlikte sevincini de paylaşırız.
Herkese sonsuz sevgiler ve huzurlu yaşamlar dilerim.
Can Can’a
4 Mayıs 2016 / İstanbul
Yaşarken Yaşadım Ki diyen
Dört Yıl Önce Tanıştığım Bir Annenin Hikayesi...
Anne ev
hanımı, baba kendi işini yapan güçlü bir iş adamı…
Babanın
özelliği var yemez amaca. Annenin özelliği her şeye felsefik açıklamalar
getirmek.
-
Baban bu dünya’ya tasarrufta aşırıya giderseniz sevilmezsiniz
modeli için gelmiş. O görevini yapıyor.
13
yaşından itibaren çocuk gücünü kullanarak hakları için kavga etmeye başlamış.
Vurma, kavga çıkarma, kırma, eşyaları atma.
Şiddet
sayesinde bir takım imkanlar kazanmış.
Bu
arada kendisinin de bu dünya’ya üstün insan olarak geldiğini söylemeye
başlamış. Aile bunu ergenliğe vermiş. Kızmasın ve öfkelenmesin diye de mümkün
olduğunca isteklerini karşılamışlar.
Üniversiteyi
kazanıp mühendislik okumaya başka şehre gittiğinde, istekleri daha da artmış.
Öfkesi daha da çoğalmış.
En son okulunda,
ben üstün insanım herkes bunu bilmeli, sizler aptalsınız diye bir kriz yaşamış.
Üstünlüğünü
evrenin her tarafından mesaj olarak alıyormuş. Televizyon, dinlediği müzikler
bu mesajları veriyormuş. Bunu kabul etmeyen kişilere de beni sıradanlaştırmaya
mı çalışıyorsunuz diye şiddet kullanıyormuş.
En son
bu kontrolsüzlüğünde hastaneye yatırılmış. EKT ve ilaç tedavisi başlanmış.
Biraz düzeldiğinde hastaneden çıkıyormuş.
Ben
aile ile hastanede bu süreçte tanıştım.
Delikanlı
ilaçlarla pelte gibi… Annenin söylediğine göre, ilaçların etkisi hafifleyince
aynı davranışları yapmaya niyetli oluyormuş.
Hastane
ile terapi bağlantısı devam etmiş. Terapi düzeneğinde aileye öfkesi artmasın
diye her istediklerini yapmaları söylenmiş.
Bu
arada evde hiç bir şey yapmıyormuş.
6 ay su
doldurma ve hergün biraz yazı okumayı öğretmişler. Bunlara tepkisel davranışlar
sergilemiş. Eşyaları kırmış, ortalığı pisletmiş. Her seferinde aile profesyonel
birilerini ( temizleme şirketi vb ) çağırmışlar, bunu neden yaptın? dememişler.
İki hastane yatışında da saldırganlığın her
boyutunda hastaneye yatacağını anlamış.
Durumu kavrayınca öz bakımına dikkat etmeye
başlamış.
Küçük küçük okumaya başlamış. Amcasının iş yerine yarım saatlik gitmeye başlamış.
Bu onun gerçek dünyaya ilk adım atışıymış.
Küçük küçük okumaya başlamış. Amcasının iş yerine yarım saatlik gitmeye başlamış.
Bu onun gerçek dünyaya ilk adım atışıymış.
Daha
sonra kendi şirketlerinde sorumluluk almaya başlamış. Hatta şirket için çok
başarılı adımlar atmış. Her şey mucize gibi inanılmaz güzel gidiyormuş.
Fakat
aile tam da bu noktada süpersin, harikasın dedikleri için sınırsızlığı yaşamaya
başladığından ne yazık ki tekrar dağılmış.
Anne, bizim tutumumuz değişmeseydi sonuçta bu
noktaya tekrar dönmezdik diye sözünü tamamladı…
Bizimle
samimi paylaşımı için Deniz Hanım’ a sonsuz teşekkürler.
Temmuz 2017 / İzmir
Can
Can'a kalın, hoşçakalın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder